Tarih içerisinde yaşanmış geçmiş tecrübelere bakıldığı zaman, ekonomik kriz olarak nitelendirilen olayların tamamı iki dalga şeklinde gelmiştir. Bu durum tıpkı doğa olaylarına benzemektedir. Büyük tsunamiler öncesi denizlerin veya okyanusların derinlerinde depremler oluşur. Bir bölgede tsunami olacağını önceden tahmin etmenin ise sadece tek bir koşulu vardır. Eğer dalgalar arasındaki boşluklar dalganın tepe noktasından önce kıyıya varırsa ve kıyıda bir çekilme olur ise tsunami öncesinde bu tahmini yapmamız için bir kaç dakikamız olduğu anlamını çıkarabiliriz. Fakat yinede tsunamilerin tek bir dalgadan değil bir dalga serisinden oluşmasından dolayı şiddetinin gittikçe azalacağını garanti edemeyiz. Şimdi basite indirgediğimiz bu doğa olayından hareketle ekonomik krizlerim seyrine bakalım…

1998 yılında Asya ülkelerinde büyüyen ekonomik krizi hatırlayalım. Asya ülkelerindeki bankaların kısa vadeli borçlarında ciddi artışlar oluşmaya başlamıştı. Bunun üzerine Asya ülkelerine kısa vadeli verilecek borçlar ile uzun vadeli getiri sağlanmasına yönelik finansal çalışmalar başladı. Öncelikle kâr getirisi yüksek alanlara giriş yapan yabancı sermaye daha sonra bu alanların daralması ile birlikte daha az kârlı alanlara yönelmiş ve böylece daha da krizin büyümesine neden olmuştu. Başka bir deyişle aynı bölge içerisinde yer alan ekonomik gücü daha zayıf ve piyasa kuralları daha olanaklı alanlara yönelen yabancı sermaye bir anlamda yangına körükle gitmişti.

Asya’da ortaya çıkan bu krizin Türkiye’de yansımaları 2000 yılında gözükmeye başladı. Başlangıçta bölgesel olarak ortaya çıkmış olan ekonomik kriz daha sonra yükselen yeni ticari alanlardan yabancı sermayenin çekilmesi ile devam etmişti. Türkiye böylece uluslar arası sermaye piyasalarından daha fazla borç almaya başlamıştı. Böylece bu borçların ödemelerinde ciddi aksaklıklar yaşanmış ve Türkiye’de 2001 krizi doğmuştu. Yani başka bir deyişle okyanusta yaşanan bir deprem sonucu ortaya çıkan dalgaların arasındaki boşlukları dalganın tepe noktasından önce kıyıdan gözükmemişti ya da gözükememişti.

Ekonomik krizlerin iki dalga şeklinde gelmesinden hareketle şimdi birde günümüze bakalım. Türkiye’ye ilk olarak 2018 yılının Ağustos ayında ilk dalga ulaştı. Ağustos ayındaki enflasyon oranı %17.90 olarak açıklandı (Bkz: Ağustos Ayı Enflasyon Oranı). Ayrıca yine Ağustos ayında Dolar 6,79 TL, Euro ise 7.93 TL’yi buldu (Bkz: Ağustos Ayı Döviz Kurları). Dövizdeki bu hareketlenme ve enflasyondaki artış ile birlikte Türkiye’de birçok ürüne, faturalara ve hatta meyve, sebzeye ciddi miktarlarda fiyat artışı yapıldı. Ekim ayına geldiğimiz zaman ise enflasyon oranı artış göstererek %25.4 olarak açıklandı (Bkz: Ekim Ayı Enflasyon Oranı). Ekim ayında döviz kurlarında düşüş yaşanırken Dolar 5.56 TL, Euro ise 6.41 TL seviyelerinde işlem gördü (Bkz: Ekim Ayı Döviz Kurları). Başka bir deyişle iki ay içinde döviz düştü enflasyon arttı.

Temmuz ayında kuru soğanın pazarda kilogramı 2.00 TL ile 2.50 TL arasında satışa sunulurken bu fiyatların Ağustos başlarına doğru dahada düşeceği tahmin edilmişti. (Bkz: İlgili Haber). Kasım ayına girdiğimiz andan itibaren ise dövizde düşüş yaşanmasına rağmen kuru soğanın kilogram fiyatı 4 TL’ye çıktı (Bkz: İlgili Haber).

Başka bir örnek üzerinden ilerleyelim. Normal şartlarda 9-10 TL civarına satılan A4 kağıdı Ağustos ayında büyük bir artış göstermiş ve 19 TL civarında satılmaya başlanmıştı (Bkz: İlgili Haber). Bugün ise A4 kağıdının satış fiyatı 30 TL civarlarını buldu (Bkz: A4 Kağıdı Fiyatı).  Bugün yurtdışında satılan Playstation 4 Pro oyun konsolunun fiyatı 400 Dolar iken Türkiye’de ise döviz düşüşüne rağmen fiyatı 3600 TL. Ağustos ayında ise döviz daha yüksek rakamlarda olmasına karşın satışı bugünkü fiyattan daha düşüktü. Krizi fırsata çevirmek deyimi bugünler için söylenmiş olabilir.

Tüm bu yaşananlardan ve çıkarımlardan hareket ile şunu açıkça söyleyebiliriz ki; Türkiye’nin ilk dalgasını Ağustos ayında yaşadığı durum şuan geri çekilme sürecinde gözüküyor olsa bile ardından hangi şiddet ile gelebileceğini göremiyoruz. Başka bir deyişle depremde çatlamış olan bir binayı temelleri sağlam diye boşaltmayı tercih etmiyoruz. Fakat doğanın bize öğrettiği gerçekten kaçamayız. Bugün önlem almadığımız bina daha büyük bir sallanma ile yıkılabilir ya da tsunami etkisi altında kalıp içerisinde kalanları boğabilir. Çaresiz kalmamalı ve önlemler doğru adımlarla alınmalıdır.

Batuhan DİNÇ

ve bir fotoğrafla bitirelim…

Paylaş.

Cevap Yaz